Siteye Giriş-Kayıt

Hesabınız ile giriş yapın veya kayıt olarak şifre edinin.



Sobette Şuan

Kelimeler

Ara.24 Pirokinesis
Ağu.02 Cadı Tahta
Ağu.02 Zombi
Ağu.02 Zener Kartları
Ağu.02 Yoga ( Yoga )

Ayın Evreleri

İstatistikler

Üye Sayımız : 12481
Makale sayısı : 275
Web Bağlantıları : 51
İçerik Tıklama : 1698142

Select Language

Designed by:
Duyular Dışı Algılama, Gelecek Öngörüleri ve Rüyalar, Powered by AnKa and designed by AnKa Design
Nörobilimde Geleceğe Bakış ve Açık Çağrı: Bildiri
Doç. Dr. Sultan Tarlacı tarafından yazıldı.   

Bilim dediğimiz doğadan elde edilen bilginin sistematik hale getirilmesidir. Doğanın başlangıçtan beri olan kendi kuralları vardır. Bu kuralların bazıları çok net ortaya konulabilirken, bazıları bizim anlayışımızı zorlamakta ve mantığımızla bile çelişmektedir. Doğayı ve işleyişini anlama çabamızın, yani bilimsel bilgi üretmemizin sonu gelmeyecektir. Muhtemelen doğanın gerçek işleyişini hiçbir zaman anlayamayacağız ve gerçeğin tahtının yamacına ancak yaklaşabileceğiz. Bu nedenle, doğadaki işleyişin tamamını biliyormuş gibi düşünerek, bahsi geçen “bunlar bilimsel değil, bilimin [bilinen] kuralları ile çatışıyor” şeklinde karşı çıkışlar çok komiktir. Gelinen noktada kuantum fiziğinin biyolojik yapılarda işleyişini görmek bunun en açık örneğidir. Doğa işlerken bizim bilimimizin kurallarını bilmez ve hatta dikkate bile almaz. Doğa bize bazen “anomaliler” ile göz kırpar. Biz doğadan öğreniriz ama doğaya ondan öğrendiğimiz kuralları dayatamayız.

 

İnancımız ne olura olsun, teorik fikirlere destek olunmalı ve deneyle ortaya konan kanıtlar dikkate alınmalı, aynı deneysel yoldan giderek kanıtlar güçlendirilmelidir. Çıkan deneysel sonuçların (evrene veya deneye katılımcı olmak) mistik yaklaşımları çağrıştırması veya mistik yaklaşımları daha sağlam temellere oturtmasına bakıp, deneysel sonuçları umursamamak veya yok saymak sorunu çözmeyecektir. Fizik kitaplarını tekrar yazmak gerekse bile bu cesareti göstermeliyiz. Kopernik insanın evrenin merkezinde olmadığı kanıtlarını öne sürünce, “insan seçkin olmayan sıradan varlıktır” hissi ile büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştı. Dolayısı ile kuantum mekaniğindeki “ölçüm sorununun bir parçası olarak bilinci olaya katmak, insanı tekrar ayrıcalıklı olarak evrenin merkezine yerleştirme girişiminin bir parçasıdır” şeklinde karşı çıkışlar kendisi ile çelişir. Aksine, şu an zaten kendisini ayrıcalıklı konum olan, “gözleyen/deney yapan” olarak evrenin geri kalanından (deney düzeneği/bizim dışımızda kalanlar) zaten ayrı tutmuş durumdadır. Bir paradoks olarak, eğer evrene katılımcı olduğumuz kanıtlanır ise, ayrıcalıklı son kalemiz olan, “deney yapan/gözlemci/gözleyen” konumumuzu da kaybedeceğiz. Böyle bir kanıt, Kopernik teorisi ve Darwin’in evrim teorisinden sonra en büyük devrim olacaktır.

Kuantum mekaniğindeki entanglement/dolaşıklık ve non-locality/yerel olmama, fizikteki ışığı kütle çekiminin bükmesi akılları zorlayan ama kanıtlanmış gerçeklerdir. Diğer yandan bilimsel fizik dergileri ve arşivlerinde deneysel dayanakları olmayan, bilim kurguya daha yakın gözüken konular hakkında yüzlerce tamamen teorik makale yayınlanmaktadır. Bunlar arasında M-teorisi, D-brane, solucan delikleri, sicim teorisi, takyonlar, superluminal iletişim, her şeyin teorisi sayılabilir. Bunlar birçok fizikçi tarafından fizik biliminin kapsama alanında düşünülmekte ve en azından saldırgan bir tavırla karşı çıkılmamaktadır. Bilinci deney düzeneği ile ilişkilendirmek ve ilişkisini araştırmak, fiziğin adı geçen sınır bölge araştırmalarından daha gereksiz değildir.

Diğer bir yaklaşım kuantum mekaniğinin insanın devreye girmesine gerek duymadığı şeklindedir.[1] Matematik semboller “durum vektörü/dalga fonksiyonu” olarak bilinir, metafizik hiç bir anlamı yoktur. Kuantum mekaniğinin matematik denklemleri olasılık ölçümlerini bize verir ve olası ölçümlerle olası sonuçları hesaplar. Tüm yaptığı budur ve kalanı metafiziktir. İnsanlık bir gün ortadan kalksa bile kuantum mekaniği kendi kurallarını işletmeye devam edecektir şeklindeki yaklaşım bilimsel değil, duygusal yaklaşımlar içerir. Eğer, denklemler fiziksel dünyanın bir yansıması değil ise yeni denklemler aramamız gerekir. Doğadaki işleyiş bilimin kurallarına uymak zorunda değildirler ve hatta bilimden haberleri bile yoktur. Bilim insanları, doğadaki işleyişi anlamak için basite indirgenmiş, hiçbir zaman aslı gerçeği yansıtamayacak olan bilimsel bilgiyi üretirler. Eğer doğa belli şartlar altında bu oluşturduğumuz kuralları “anormallik” gösterip çiğniyor ise onun da bilimsek ifadesini ortaya koyabilmeliyiz. Bilimsel kuralımıza, denklemimize uymuyor veya geçerli kuralı bulamıyoruz diye doğadaki potansiyel devrim taşıyabilecek bir anomaliyi “çöpe atmak” gibi bir şansımız olamaz.

Dolaylı kanıtlarla var oldukları ortaya konulan, ama kendileri doğrudan tespit edilmeyen, graviton ve nötrinoların var oldukları tartışmasız kabul edilmektedir. 200 bin denemede 2 kez tespit edilen omega minus parçacığından kimse şüphe etmemektedir. Buna karşın, parapsikolojik olgular nadir olsalar da, omega minustan çok sık ortaya çıkmaktadırlar. Tıpta milyonda bir gözüken vaka sunumları sürekli yapılmaktadır. İstisna özellikler gösteren vaka sunumları normalden ne kadar uç sapmalar gösterse de bilimsel bilgi olarak bunlardan yararlanılmaktadır. Kafatası içine hapsedilen bilincin veya zihnin, bazı durumlarda dışarıya uzanabildiği, sızabildiği ve uzay-zaman sınırlamalarının ilerisine uzandığı konusunda birçok vaka örnekleri vardır. Sıradan ve sıradışı bu kişilerin becerileri, illüzyonistler tarafından tekrar edilebiliyor/kopyalanabiliyor diye o kişilere sahtekâr muamelesi yapmak haksızlıktır. Bu vaka örneklerinden birisi bile bilincin, zihnin kafatası dışına ya da uzay-zaman sınırlamalarının ilerisine uzandığını gösterir ise devrimci bir bulgu olarak ele alınmalıdır. Bu örnekler geçmişte de olmuş ve günümüzde de ortaya çıkmaktadır. Bu anomalileri dikkate almak ve altındaki mekanizmayı anlamaya çalışmak gerekmektedir.

Parapsikolojinin temel ilgi alanı psi'nin var olup olmadığı ve ölümden sonra bilinç/kişilik/bellek/hafızanın devam edip etmediğinin araştırılmasıdır. Psi, temel olarak alıcı psi ve verici/etki eden psi olarak iki gruba ayrılır. Alıcı psi duyular dışı algı, zihin-zihin algısı (telepati), uzaktangörü (remote viewing), zihin-dış dünya algısı olan durugörü (clairvoyance) ve verici/etki eden psi ise zihnin dış dünyaya/madde üzerine etkisi (psikokinezi) olarak tanımlanmaktadır. Psi olayları başka bir sınıflama ile de zamansal ve mekândaki ilişkilerine göre de gruplanabilir. Zamansal boyutta, zamanda geçmişte kalan nesnenin yaşanmışlıklarına ulaşıldığını ima eden psikometri yeteneği sergileyen kişiler var ve kayıt altına alınmış birçok yetenekli kişi vardır. Zamanda geçmişte yaşamış birinin ölümden sonra devam eden belleğine ulaşıldığını gösteren, reenkarnasyon vakaları olarak sınıflanan binlerce kayıt altına alınmış olgu vardır. Reenkarnasyon vakaları ölümden sonra tekrar doğuşu değilse bile en azından, ölen birisinin devam eden belleğinin, başka bir doğan çocuğa ulaştığını ima eder. Bu ima bile tak başına bilinen uzay-zaman algısının ötesindedir ve dikkate alınmayı gerektirir. Bilim buna inanmasa da bu vakaların bazılarında anlattıklarının doğrulukları ispatlanmıştır. Bilim en azından şu soruyu sormalıdır: öldükten sonra bilincimize, belleğimize ve kişiliğimize ne oluyor? Zamanda “olmamış geleceğin anısını” hatırlanmasını ima eden precognisyon, premonition, presentiment olduğunu gösteren çokça vaka örnekleri ve bilimsel çalışmalar vardır. Mekânsal bakıldığında ise zihin-zihin bağlantısı (telepati) ve uzaktangörü (remote viewing) şeklinde gruplanma yapılabilir. Bunlara ek olarak ölüme yakın deneyimler ve beden dışı deneyimler de zaman-mekân anomalisi olarak dikkate alınmalıdır. Beynin duyular dışı algılamasına karşın, bilincin/zihnin dış dünyaya etkisi de farklı şekillerde tezahür edebilmektedir. Kaşık bükme, mekanik zarları etkileme ve rastlantısal kuantum sayı üreteçlerini etkileme şeklinde olabileceği gibi biyolojik yapılara etki şeklinde de ortaya çıkmaktadır. Bütün bu başlıklar, ayrı ayrı olarak ele alınmaktansa, bunlar zihnin/bilincin uzay-zaman sınırlamaları dışına taşan anomalileri olarak ele alınmalı ve hepsi büyük bir birleşik teori içerisinde incelenmelidirler. Bilimin asıl amacı "Tarafgirlik ve önyargılardan uzak bir şekilde, bilimsel bir ruhla, genel kabul gören bilimsel hipotezler ışığında, açıklanamayan gerçek ve varsayımsal beşeri yetenekleri incelemek" olmalıdır.

Son 20 yıldır özellikle bilincin madde üzerindeki etkisi ve duyular dışı algılama konularında yapılan araştırmaların sonuçlarını değerlendiren “katı” fizik/bilim çevrelerinin yaptığı yaklaşım ya görmezlikten gelme ya da aşağılamadır. Daha iyi niyetli görünenler ise çalışmaların yöntemleri yanlış, taraf tutulmuş, sonuçları yanlış değerlendirmiş veya istatistiksel olarak yeterince anlamlı bulunmamışlardır. Hatta konu o kadar ileri gitmiş ki, istatistiki anlamlı %95 güven aralığındaki p-değeri sınırını, zihin-madde üzerindeki araştırmalarda değiştirme önerisi bile yapılmıştır. Kalp krizi geçirmemek için aynı p-değerine dayanarak, dünyada yılda 8 ton aspirin kullanılması kanıtla önerilirken, zihin-madde etkisi araştırmalarında aynı istatistiksel etki yetersiz bulunmaktadır. Bu bir inanç değiştirme korkusu yansımasıdır. İstatistiksel değerin aralığını daraltmak, tek tek ortaya çıkan anomali vakalarını anlamsızlaştırabilir mi? Arkadaşınız size bir domuzu olduğunu ve konuştuğunu söylüyor. Evine gidiyorsunuz ve gerçekten de domuz konuşuyor. Bu durumda, p-değeri hesaplamam lazım, başka konuşan domuzlar olmadan inanmam der misiniz? Yoksa “evet, domuzların beyninde de konuşabilme potansiyeli var” deyip, altındaki biyolojik temeli ve hangi değişkenlerin konuşmasını sağladığını mı anlamak istersiniz?

Yine parapsikoloji başlığı altındaki araştırmalar, önde gelen ve etkileri olabilecek bilimsel dergilerde yayınlanmamaktalar. Önyargı ile görünmez/gizli sansür uygulanmaktadır. Araştırma için mali destek verilememekte ve bu konuyla uğraşan kişileri “delilik sınırında/anormal kişi” olarak bakılmaktadır. Oysa delilik ile dâhilik arasında ince bir çizgi olduğu, her yaratıcı bilim insanının ve bilim tarihini okuyan kişilerin bildiği bir şeydir. Sonuçta bilim kurallar dâhilinde sistematik bir bilgi üretmek ise konuyla uğraşan araştırmacılar da bunu yapmaktadırlar. Kişisel inancımız ne olur ise olsun, kanıtlar ve bilgi en derin inançlarımızla çatışsa bile, cesaret göstermeliyiz ve doğrunun peşinden gitmeliyiz.

Kuantum mekaniğinin bir asırlık öyküsü, sosyal hayata, sanata, ekonomiye, dinsel inançlara ve dinsel inançları algılamada farklılığa neden oldu. Bu etki ile evrene artık ayrılamaz ve bölünemez bir bütün olarak bakmaya başladık. Bir şeyleri ölçtüğümüzde hata payımızın olabileceğini ve hiç bir şekilde mutlak ölçüme ulaşamayacağımızı artık kabul ediyoruz. Ulusların sınırlarının kalkması gerektiğine daha çok inanıyoruz. Dünya üzerindeki herhangi bir ülkede meydana gelen ekonomik ve siyasi çalkantılar, çok kısa sürede dünyadaki diğer tüm ekonomileri, borsaları ve evdekilerin ekmek fiyatlarını bile etkilediğini görüyoruz. Bu nedenle daha çok çevreci olmaya; çevreyi korurken kendimizin de o çevre içinde yaşadığımız bilincine vardık. Artık sokaktaki insanlar bile Pavlov’un köpeğinden değil, Schrödinger’in kuantum kedisinden bahseder oldu. Kuantum katı hal fiziği ile uğraşan bilim adamlarının sosyal etkiyi görmezden gelmeleri yanlıştır ve laboratuvar penceresinden dışarı bakıp sosyal yaşama da göz atmaları gerekir. Yoksa bu toplumsal etkileri “saçmalık, uydurma, bilimsel değil, kandırmaca, para tuzağı” gibi isimlendirmeler anlam ifade etmeyecektir. Bir şekilde, eğer bilinçli gözlemci ve niyet kuantum ölçüm olayında etki ediyor ise elimizdeki denklemlerin çoğunu değiştirmemiz gerekecektir. Buna cesaretimiz olmalıdır.

Bilimin tekrar eden bir seyri vardır. Bu her zaman yeniliğe direnç ve yeniliğin etkisi şeklinde kendini tekrarlar. 1687’de başlayan klasik Newton fiziği, sosyal hayat, diğer bilim dalları ve hatta ekonomi üzerine etki etmiştir. İş hayatında herkesi uzmanlaşmaya sevk eden, insanlara makine gibi çalışmayı dayatan anlayış ortaya çıkarmıştı. Sosyal yaşamda bireyselliği, sanatta dadizm ve kübizmi esin vermişti. Dini yönden ise, “Tanrı öldü” algısı yerleşmeye başladı; çünkü her şeyin önceden belli olduğu bir evrende Tanrı gibi “aşkın” ve “düzenleyici” bir kavrama ihtiyaç yoktu. Aynı fizik Karl Marx’ın sınıf mücadelesine dayanan ekonomik bakışını, Adam Smith’in kendi kendini yöneten liberal ekonomisini, Charles Darwin’in evrim teorisini ve hatta Hitler’i soykırım kararlarına kadar götüren düşünceleri ortaya çıkardı. Psikolojide “Pavlov’un köpeği” ve zekâ testlerinin geliştirilmesine esin kaynağı oldu. Newton fiziğinin egemenliğini sürdürdüğü 400 yıl boyunca ve sonrasında, hayat tam olarak gözlenebilir, ölçülebilir ve sayıya çevrilebilir kabul edildi. Dolayısı ile günümüzde, kuantum mekaniğinin sosyal hayata yansımasına karşı çıkan “katı” fizikçiler, daha önceki klasik fiziğin sosyal yaşama ve hatta kendi düşünce sistemlerine etkilerini dikkate almalıdırlar.

Eski Yunan döneminden Ortaçağa kadar, yaklaşık 16 yüzyıl matematiğin fizikten üstün bir bilim dalı olduğu düşünülmüştü. Çünkü matematik daha sağlam temeller üzerine inşa edilmişti ve sadece kâğıt-kalemle her şey halledilebiliyordu. Hâlbuki fizik, karışık deneyler yapıyor ve ölçüm hatalarını içeren kesin olmayan cevaplar ortaya koyuyordu. Deney yapmanın önemi anlaşılır anlaşılmaz, matematik ve fizik işbirliği yaparak, tek başına yapabileceklerinden daha fazlasını yapmaya başladılar. Günümüzde fizik, geçmişte matematiğin aldığı olumsuz tavrı kuantum beyin/zihin/bilinç araştırmalarına karşı takınmaktadır. Oysa güçler birleşince, her ikisinin de kazanacağı çok şey olacaktır ve güçleri birleştirilmelidir. Zaman her şeyin doğrusunu seçip öne çıkaracaktır. O zamana kadar üretilen her bilgiye saygıyla, merakla ve ilgi ile bakılmalıdır.

 



Son Güncelleme: Çarşamba, 08 Nisan 2015 22:19
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile