Siteye Giriş-Kayıt

Hesabınız ile giriş yapın veya kayıt olarak şifre edinin.



Kelimeler

Ara.24 Pirokinesis
Ağu.02 Cadı Tahta
Ağu.02 Zombi
Ağu.02 Zener Kartları
Ağu.02 Yoga ( Yoga )

Ayın Evreleri

İstatistikler

Üye Sayımız : 14488
Makale sayısı : 269
Web Bağlantıları : 51
İçerik Tıklama : 2051176
Designed by:

Dilsel Anatomik Yapıların Evrimsel Gelişimi PDF Yazdır e-Posta
Sultan Tarlacı tarafından yazıldı.   
Cuma, 15 Şubat 2013 10:45
2.6/5 (5 oy)

Konuşmanın gelişimi için çevresel (ses telleri yapısı ve anatomisi, dudak, dil, çene...) ve bunları kontrol eden merkezi sinirsel mekanizmalarda değişiklik olması gerekir. Konuşmanın gelişimi, ses üretimi ve algılama ile çok yakından ilişkilidir. Tüm memeliler sesleri temel olarak aynı yolla oluştururlar. Tümünde ses yolları bulunur. Ancak en önemli akustik gelişim insandadır.[1]

            Fosil kafatası kemiklerinden, dilsel kapasiteyi anlamak için üç yöntem vardır: beyin boyutları, sinirsel yapı (konuşma merkezleri varlığı) ve vokal/ses sisteminin doğası. Beyin büyüklüğü bakış açısı en basit olanıdır. H. Erectus ile Neanderthallerin beyin boyutları modern insandakine benzer şekildedir. Hatta Neanderthallerin ki, daha büyüktür. Beynin büyüklüğü eğer sosyalleşmenin bir göstergesi ise, dilde esasında sosyalleşmenin getirdiği bir ihtiyaçtır. İnsanlarda beyindeki alın lobu dilin bir kısmını içermekle kalmaz aynı zamanda sosyalleşmede görev gören en önemli beyin kısmıdır. İnsanın kendisi ve diğer insanların akılsal durumunu düşünen kısmıdır.

            Fosil bulgularına dayanarak dilsel yetilere ilişkin kanıtlar elde etmek zordur. Üst paleolitik çağda (40 bin ile 10 bin yılları arası) dilsel yetinin var olduğuna dair güçlü kanıtlar öne sürülmüştür. Bunların arasında, ölüleri eşyalarıyla birlikte gömen Neanderthallerin bulunması (ölüyü süsleyerek gömme, iç gözlem sonrası kendi varlığının farkında olma ile benzer deneyimlerin başkalarında da olduğunun farkında olmayı gerektirir), imgeleme ve bedensel süslemeler, alet yapımında hızlı ilerleme, uzak bölgelerdeki gruplar arasında değiş-tokuş belirtileri, taşa bağımlı teknolojiden kemik ya da kil gibi araçlara geçilmesi sayılabilir.

Beyindeki dil merkezi ses üreten organlarla yakın ilişki içindedir. Bu ses üreten organlar dilsel kapasite açısından bir diğer kanıtı oluşturur. Yumuşak doku olduklarından fosil olarak gırtlak ve yutak bulmak mümkün olmamıştır. Ancak, anatomik olarak biliyoruz ki, insan dışında tüm memelilerde larinks boynun yukarısında, yüksek konumda yer alır. Bu iki sonuç doğurur: Birincisi beslenirken aynı zamanda nefes alıp verilebilir, ikincisi bu seslerin oluşumu zorlaşır. İnsanda erişkin dönemde yutkunma sırasında ses çıkarma ve soluma imkânsızdır ve yutma esnasında soluk tutma olur.[2] Yoksa bu sırada boğulma riski ile karşı karşıya kalabiliriz. Ancak, insan yavrularında larinksin yukarıda olmasından dolayı, meme emme sırasında ağızdan soluk alma ve burundan verme gerçekleştirilebilir.[3] İnsan yavrusunda 3. ayında larinksin inişi başlar ve 3-4 yıl sonra erişkin seviyesine iner. İkinci ve daha yavaş bir inme erkeklerde ergenliğe doğru gerçekleşir. Bu inişle beraber, insanlar memelilere göre daha geniş bir sınır içerisinde ses çıkarabilir hale gelir. Yani, bizim fonetik repertuarımız büyük oranda genişler.  

 

Tablo. İnsanda sembolik dilin gelişim aşamaları[4] 

6-7 milyon yıl önce
Ön insansılar

Basit el hareketleri, tehlike-alarm sesleri, duygulanım.

 

4-5 milyon yıl önce
Australopithecine

İki ayak üzerine yürüme ile daha karmaşık el hareketlerinin ortaya çıkışı. Karmaşık jest-mimikler.

1-2 milyon yıl önce
Homo habilis ve Homo erektus

El hareketleri tam olarak sözdizimsel hale geldi. Ses çıkarmalar beyin büyüklüğü artışı ile sembolik olmaya başladı.

100,000 yıl önce
Homo sapiens

Artık tam olarak dil kullanılmaya başlanmıştır. Jest ve mimikler ikinci plana kayar.

 

Evrimsel gelişim açısından larinksin, insanlarda daha aşağıya doğru yer değiştirmesi konuşmanın çevresel elemanı için anahtar kabul edilir. Fosil kayıtlarında insana benzer ses çıkarabilecek kafatasları dönemi, 300-400 bin yıl öncesi olarak hesaplanmaktadır. Daha büyük hacimli beyine sahip Neanderthaller ise anatomik farklılık gösterir ve anatomik yapılarından anlaşıldığı kadarıyla olasılıkla yalnızca burundan ses çıkarmaktaydılar. Hatta anatomik ses sistemlerinin çağdaş insandan önemli bir farklılık göstermediği öne sürülmektedir.

Konuşulan dil üzerinde merkezi beyinsel etkinin hangi evrimsel aşamada artış gösterdiğini anlamak için değişik yöntemler önerilmiştir. Yumuşak dokuların fosilleşmesi olmadığından, kemik dokularda oluşturdukları etkiler araştırıldığından yöntemler dolaylıdır.

Bunlardan ilki, dille ilgili beyindeki alanların büyüklüğünü hesaplamayla ilgilidir. Beynin yüzey bulgularının dil yeteneği ile ilişkisi zayıf olduğundan bu yöntem çok güçlü değildir. Dil kapasitesini sağlayan sinirsel süreçler, beynin sol tarafına yerleşme eğilimindedir. Bu yarı kürede bazı alanlar dil açısından özelleşmiştir. Australopithecus’larda konuşmanın devinimsel merkezi (Broca alanı) ile ilgili bir kanıt bulunmazken, H. erektusun bir üyesi olan, 1,8-1,6 milyon yaşındaki KNM-WT adlı fosilde (910 ml beyin hacimli, 12 yaşında erkek çocuk fosili) konuşmanın çıktı merkezi alanının varlığı öne sürülmektedir. Bazıları ise Neanderthallerin beyin kalıplarında hem Broca hem de Wernicke alanının tanımlanabildiğini ve bu alanların çağdaş insanlarınkinden hiç de farklılık göstermediğini öne sürerler.

İkinci yöntem, kelimelerin oluşumunu sağlayan dilin üzerindeki hipoglossal sinirin kontrolünü ortaya koymaktır ve bunun için sinirin içinden geçtiği kemik kanalın büyüklüğü ölçülür. Memelilerde hipoglossal sinir dilin tüm kaslarını canlandırır. Sinirin geçtiği kemik kanalın çapı, sinirin kalınlığının ve de işlevinin ne kadar önemli olduğunun bir göstergesidir. Modern insanda kanalın büyüklüğü, pigme şempanzelerinkinden 1,85-2,44 ve gorillerinkinden 1,33 kat geniştir. Kuyruksuz maymunlarda ise insanın alt sınırındadır. Ancak, kuyruksuz maymunlarda dil anatomik olarak daha büyüktür. Yani, kanal genişliği zengin bir sinirsel beslenmeden ziyade büyük yapıdaki dile uygun olarak büyümüştür. Dilin devinimsel gücü için zengin sinirsel beslenme, konuşmanın varlığı için bir gösterge olabilir düşüncesiyle yapılan çalışmalarda[5] Australopithecus ve H.habiliste kanalın genişliği insansıların alt sınırında bulunmuştur. Bu şempanzelerinkinden farklı değildir. Neanderthallerin kanal genişliği ise bugünkü insanlarla hemen hemen aynıdır. Bu da Neanderthallerin kısıtlı da olsa konuşma yetenekleri olduğunu desteklemektedir. Günümüz insandakine benzer hipoglossal kanala 300 bin yıldan daha yaşlı fosil örneklerinde rastlanır. Bu da insan benzeri konuşmanın, arkeolojik kanıtlardan çok daha önce olduğunu düşündürmektedir. Bu tarih orta Pleistosen Homo’sunda görülen artan beyinleşme oranıyla da uyumludur.

 

Üçüncü yöntem, sırt omur kemiği (torasik vertebra) kanalının genişliğini ölçmedir. Bu ölçümün dayandığı temele göre, karın ve göğüs kafesi kaslarını besleyen sinir yoğunluğu artmasıyla kanal çapı genişleyecek ve bu genişleme de solunumda ve dolaylı olarak konuşmada kullanıldığını gösterecekti. Gerçekten de, H.erectus ve H.sapiens’te kanal diğer primatlar ve erken dönem insansılara göre daha geniş bulunmuştur. Ancak, bunun dil yeteneğini doğrudan gösterebileceğine dair şüpheler vardır. Çünkü sadece konuşma değil, yüzme ve koşma gibi etkinlikler de bu genişliğin sebebi olabilir.[6]

 

Konuşulan Dilin Gelişimi

Harry Jerison’a göre, dilin iletişimsel işlevi, dış dünya ya da gerçekler üstüne imgeler oluşturma sürecinin bir yan ürünü olarak ortaya çıktı. Kendi kendini değerlendirme, sorgulama ve imgeleme yeteneği dili oluşturdu. Başkalarının sözlerini duyarak onların bilincine ortak olundu. Böylece, karmaşık toplumsal sorunlarla baş edebilmeye katkıda bulundu. İmgeleme çözümleyici olduğu kadar yaratıcı olan bir yetidir. Dil bu yönleriyle bilinç ile yakından ilişkili olmalıdır. Böylece bilinç karmaşık toplumsal çevrenin anlaşılması için ortaya çıkmış olabilir. Özellikle günlük yaşamdaki kestirilemezlik, belirsizlik, başkalarının davranışlarını yönlendirebilmek, yönlendirilmeden kaçınmak zihinsel gereksinim bilince olan ihtiyacı doğurmuştur. Yani, konuşmanın-dilin ortaya çıkışı iç gözlemin bir parçasıdır. Belki de bundan dolayı imgeleme farklıklarından, tek bir dil kökeni söz konusu değildir ve günümüzdeki diller, tarihsel bağı olmayan çok sayıda farklı dilden türemiş görünmektedir.

Şekil. Beynin gelişimiyle ilişkili olarak alet endüstrisi ve beyin hacmi değişikliğinin zamanla bir arada karşılaştırmalı gösterimi. Tarlaci

 

Noam Chomsky’ye göre, akılda kalıtımsal olarak bulunan bir dil kazanım aygıtı (language acquisition device) vardır. Bu olmasaydı, çocuklar ebeveynlerinden öğrendikleri birkaç sözcükle o kadar çok ve karmaşık dil kurallarını öğrenemezlerdi. Geschwind’e göre ise dil yeteneğinin ortaya çıkması, olasılıkla birden fazla duyunun beyinde bir araya getirilip karşılaştırılmasının (crossmodal matching) gelişimi ile ortaya çıkmıştır. Bir portakalı görür ve sonra ona dokunup anlam kazandırırız. Böylece beyin, bir duyusal girdiyi diğeriyle (görme ® dokunma) karşılaştırır.[7]

İnsan, aynı bedene sahip bir insansı olsaydı beyin kütlesi şimdikinin 1/3’ü kadar olacaktı. Ama, öyle olmamış ve bedensel yapısına göre belirgin bir büyüme göstermiştir. Teknoloji, dil, toplumsal yetkinlik bu artışa katkıda bulunmuş ya da tersi olabilir. 1,2 milyon yıl süresince beyin hacmi %30 artış göstermiştir (900 ml’den 1100 ml’ye). Ancak, yine bu 1,2 milyon yıl süresince incelenen alet kalıntıları gelişimi-teknolojisi beyin büyümesine paralellik göstermemektedir. Hatta, alet sayısında ve türünde duraklama olduğu tespit edilmiştir. Ancak, bazı biliminsanlarına göre alet yapımı için çok küçük bir beyin dokusu yeterli olabilirken, basit bir sözü üretmek için oldukça büyük bir beyin dokusuna gerek duyulacağı belirtilmektedir. Bazılarınca ise dilin sadece evrimsel bir süreç olmadığı, beyin gelişiminin de bizzat dilin kendi gelişiminin doğurduğu öne sürülmüştür.



[1] Fitch WT. The evoluation of speech: a comparative review. Trends in Cognitive Science 2000;4:258-267.

[2] Ertekin C, Celik M, Secil Y, Tarlaci S, Kıylıoglu N, Aydogdu I. The electromyographic behaviour of the thyroarytenoid muscle during swallowing. J Clin Gastroenterol 2000;30:274-280.

[3] Bosma JF. Development of feeding. Clin Nutr 1986;5:210-218.

[4] Corballis M. The gestural origins of  language. American Scientist 1999;87:138-145.

[5] Kay R et al., The hypoglossal canal and the origin of human vocal behavior. PNAS 1998;95: 5417-5419

[6] Fitch WT. The evoluation of speech: a comparative review. Trends in Cognitive Science 2000;4:258-267.

[7] Donald M. The neurobiology of human consciousness: An evolutionary approach. Neuropsychology 1995;33:1087-1102.

Son Güncelleme: Cumartesi, 23 Şubat 2013 14:11